Uzunçorap’ta biz – röportaj

  • Instagram’daki coco_tribe ve gezginbiraile hesaplarının sahibesi, hthayat.com’daki Tarçınlı zencefil köşesinin yazarı Berrak Çiftçi ile normalde aramızda üç kilometre var iken taaa Goa’ya gidince söyleştik. Neden? Çünkü, yavaş hayat kurbanıyız.

Pek güzel ve tedirgin ebeveynler için zihin açıcı bir muhabbet oldu.

Hep diyoruz, gene deriz. Kendinizi ve çocuklarınızı eve kapatmayın. Ev öldürür. Çok gezen bilir. Sıkıcılık suçtur.

Naber Berrak? Nasıl gidiyor Goa’da hayat?

Selamlar! Buradakilerin deyimi ile namaste!

Goa’da hayat benim için şahane. Burada günlük hayatımız şöyle, şu sıralar yeni öğrendiğim motor kullanmanın keyfini çıkartmaya çalışıyorum. Sabah erken motor turu atıyorum. Misal, bu sabah kocaman inek ve keçi sürülerinin arasından geçmek zorunda kaldım. Burada trafik soldan akıyor ve hiç trafik ışık ve işareti yok.

Sonra kızı okula bırakıyoruz. Kızım İngilizce eğitim veren bir okula haftaiçi devam ediyor. Ev ile okul arası 5 dakika. Burada elektrik süpürgesi, çamaşır ve bulaşık makinesi yok. Dönünce o tip işleri halletmek, kahvaltı vs. oluyor. Bugünkü gibi internet olan bir yerde yazı ve internet işlerimi hallediyorum. Aynı zamanda tekstil işi de yapıyorum. Toptancı, terzi gibi işlerim olabiliyor. Market, manav veya sadece duruyoruz. Durmak iyidir. Burada anladım.

Burası şehir değil, tam safiye yeri. Kum-güneş-deniz üçgeninde geçiyor. Ben de kendi bazı işlerimi halledip yavaş akan Hindistan hayatına uyum sağlıyorum. Üçüncü ayıma girdim ve ritme alıştım. Hep güneşli, hep neşeli geliyor bana. Keyifli ve renkli aynı zamanda burada yaşam.

Arkadaşlarımız var, sahile gidebiliriz, kasabaya inebiliriz. Bir şekilde hızlı da geçiyor. Eşim yokken yalnız oluyorum. Yalnız kalmayı da seviyorum. Yazı yazmak, bir şeyler çizmek, yeni şeyler yaratmaya çabalamak da bana iyi geliyor. Burada kendimi daha yaratıcı hissediyorum.

Neden oradasın ve nasıl karar verdin bir orada bir burada yaşamaya?

8 sene önce ilk geldiğimde bu ülkeye aşık oldum. Bir bağ hissediyorum. Goa, Hindistan gibi değil ama yaşaması daha kolay bir yer. Bilirsiniz, Hindistan pis denen bir ülke. Evet, çok temiz değil ama Goa nispeten daha iyi.

Nasıl karar verdim? Geldiğim günden beri hayalim. Sonradan iki kez daha Hindistan’a, üç kez de Tayland’a gittim. Asya’yı coğrafya ve kültür olarak çok seviyorum ve sanırım her yerinde yaşayabilirim. Hindistan’a olan bağımdan dolayı şimdilik buraya karar verdim.

Nasıl yaparım, nasıl ederim diye düşünürken o arada çocuk doğurmuştum ve bekledim biraz. Kızımın büyümesi, kış mevsimini sevmemem, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlar ve okulları da beğenmemem sebebiyle uzun zamandır aklımda olan planı hayata geçirmeye karar verdim. Çok kolay olmayacaktı, biliyordum ama burada zor diye bir şey yok. Bir şekilde su akar yolunu bulur kuralı işliyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor sanırım. İlk adımı attıktan sonra gerisi zamanla, yavaş yavaş, gene buradakilerin deyimi ile shanti shanti ilerliyor. Planlarım var daha çokça, zamanla her şey olacak.

Seni tanıyan ve internetten takip edenler bilir ki, çocukluktan itibaren kamp yapan birisin. Hikayenin bu kısmını anlatsana bize.

Evet, kamp benim hayatımın bir parçası, belki de beni ben yapan en büyük şeylerden. Annemle babam gezmeyi kamp yapmayı çok severdi. O dönemlerde çok acayip bir çadırımız vardı; takriben 3 yaşında falandım. Mokampları gezerdik; karavanlı Alman arkadaşlarım vardı hatırlıyorum. Şu an o mokamplar genellikle otel tatil köyü falan olmuş durumda. Türkiye’ye gelen karavanlılar artık çok yer bulamadıklarından yakınıyorlar. Devir değişti. Herkes konfor, önceden rezervasyon otel ve hatta çocuk dostu otel peşinde. Lakin, en büyük çocuk dostu doğadır bunu unutuyorlar. Kamp da özellikle çocukla çok keyifli ve bence öğretici. Eski çadırımızı anımsıyorum da şimdi envai çeşit malzeme de mevcut. Çok basit kurulan çok hafif çok makul fiyatlara her şeyi bulabilmek mümkün.

Sonradan ergen iken Bozcaada’da Anke Atamer’in yaz kampına gitmeye başladım. İşte o dönem hayatım değişti. Çok güzel insanlarla tanıştım. Çadırda kalmalar, arkadaşlıklar, dostluklar, ilk aşklar… Doğayı doyasıya yaşadık. Bahsettiğim 1995-96 gibi seneler. Bozcaada’nın kumsalları bakirken, mekan üstüne mekan açılmamışken yani. Ben yerlerin gelişmesine karşı değilim ama dokuyu ve ruhu bozuyorsa üzülüyorum. Yani, her yer Alaçatı kıvamında olmak mecburiyetinde değil. Yan yana dükkanlar. Hep tüketime yönelmemeli insanlar. Pek çok turistik mekanın sorunu bu artık. Birbirinin aynı restoranlar menüler dükkanlar… Fiyatları da çok yüksek olabiliyor.

Sonra gel zaman, git zaman üniversitede bir başıma Kelebekler Vadisi’ne gitmemle hayatımda yepyeni bir dönem de başlamış oldu. Hem vadiye aşık oldum hem de eşime. Bir taşla iki kuş diyelim. Tamamen sürprizler sonucunda kumların üstünde çadır hayatı, gene muhteşem dostluklar, sade ve sakin bir yaşam… Elektrik bile yoktu o senelerde ve ben bu hiçliğin ortasındaymış gibi yaşamaya bayılıyorum. Tek ihtiyacımız olan bazen hava, su, toprak ve ateş aslında.

O zaman evlilikten bahsedelim biraz. Ne zamandır evlisiniz? Niye evlendin? Beklentilerin ne idi, neler oldu, iyi mi oldu?

Biz 7 senedir evliyiz -elimle hesap yapmak zorunda kaldım bilmiyordum, çok olmuş- takriben 10 senedir beraberiz. Aşık oldum. Çok aşık oldum, ondan evlendim. Çocuk istedik galiba. Bilmiyorum ki… Geçmiş zaman. Birlikte yaşıyorduk zaten, ben şehirden yeni taşınmıştım kırsala. Hep yaz yaşama hayalimiz ortaktı. Ortak çok noktamız vardı kamp doğa yaz deniz güneş kum. Macera peşinde olmak, sabit duramamak gibi ortak yönlerimiz de baki.

Ne bekliyordum… Kesinlikle klasik evlilik hayatı beklentim yoktu. Öyle ev düzeyim, ev iş okul vb. üçgenlerde yaşayayım istemezdim olmadı da.

Genel olarak, evlilik hakkındaki düşüncem bir kağıt parçasının bir şey ifade etmediği. Ama çocuk için evlenmek iyi olabilir. İsteyen evlensin istemeyen evlenmesin yani. Hayat gene aynı akıyor sonuçta. Aşk varsa evlilik olmalı gerisi boş bence.

Yani iyi oldu iyi.

Sen sanırım Türkiye’deki sayılı suda doğum yapan insanlardan birisin. Nasıl karar verdin suda doğum yapmaya? Nasıl gerçekleşti?

Evet, çok az sayıda varmış. Ben gene eskilerden beri suda doğum yapmayı kafaya takmıştım. Bodruma taşındığımız ilk yaz hamile kalınca hemen Google’a yazdım “Bodrum suda doğum”. Karşıma iki isim çıktı birini seçtim. İlk gittiğimde dedim: “ben suda doğum yapıcam”. “Tamam.” dedi.

İnsan bedenini tanıyor, kendini biliyorsa ve de kararlıysa kimse onun fikrini değiştiremez. Kararlıydık eşimle. Ölüm kalım meselesi olmadıkça sezeryan olmayacaktım. Herşey de yolunda gitti. Güzeldi hem de tahminimden çok daha güzeldi.

Doktorum Çağlar Çiftçi’yi herkese tavsiye ederim. Oldukça cool bir doktor. Suda doğum paketi de çok hoştu. Bir ebe mumlar ve müzik ile hastane odasında romantik bir ortam sağlıyor. Doğum sakin ve loş bir ortamda gerçekleşmeli. Bu doğal bir mecburiyet. Doğumda mahremiyet hakkı ile alakalı doğana ile bir kitapçığımız var orada da bahsi geçer. Kadın güvende, huzurlu ve sakin olmalı eşi de yanında olmalı. Sonuçta yaparken iki kişi idik, doğururken de beraber olmalıydık.

Ameliyathane, spot ışıkları, ağrı kesiciler, etrafta dolanan hastane personeli vs. doğumun düşmanı. Okudum araştırdım en doğal ve sakin olanının suda doğum olduğuna ikna olduk. Sıcak suda yerçekimsiz ortamda kolay olduğunun garantisini veririm, tavsiye ederim.

Anne olunca kamp ve gezme işlerinde bir değişen oldu mu?

Hayır, olmadı. İlk kampımızı kızımız 5 aylıkken yaptık. Dalyan, Kaş ve Tekirova tarafında festivale bile gittik. Eşyamız çoktu, tam organize olamıyordum. O dönem acemi annelik işte. İlaç vs. taşımam da kıyafete ağırlık vermişim fotoğraflardan anlıyorum. Sonra da devam etti. Tek çocukla gezmekte bir şey yok. Geçen sene kızımı aldım, tek başımıza Hindistan’a geldik. İmkan olsa tüm Dünya’yı dolaşırım. Çocuğun gezmeye negatif etkisi yok, aksine hem yolda daha çok öğreniyor hem de eğleniyoruz. Çocuksuz seyahatlere de çok çıktım, çıkıyoruz. Lakin cidden çocukla hayat daha eğlenceli itiraf edeyim. Yalnızken her şey bir yere kadar. Eee, şimdi ne olacak diyorum. Tamam, yalnızken her saat istediğin her şeyi yapabiliyorsun ama zaten 29 sene böyle yaşamışım. Zaman çabuk geçiyor, kızım da büyüyor bu yılların tadını çıkartmak lazım kanımca.

Nefes büyüdüğünde nasıl biri olsun istersin? Hayallerin nedir kızınla ilgili?

Kesinlikle kendine has olsun istiyorum. Bir kalıbın içinde olmasın, yaratıcı olsun, kendi kendine yetsin. İsterse dünyayı gezsin. Dünya insanı olsun. Hatta dansçı olmasını çok isterim. Burada bale ve hulahoop ile ilgileniyor. İsterse desteklerim. Dans müzik sanatın her alanıyla ilgilenmesini sanatla beslenmesini diliyorum. Okullarda da sanat büyük yer kaplıyor. Zaten olması gereken de bu. Beyin ve beden hep aktif olmalı yaratmalı. Engeller olmasın önünde. Neyi nasıl yaparım diye kilitlenmesin. Kafasına koysun ve yapsın isterim. Burada geçirirse çocukluğunu ilerde çok farklı kafa yapısında olacağına çok daha yaratıcı olacağına inanıyorum. Çok kültürlülük iyidir. Daha çok yer gezmek istiyoruz zamanla.

Biliyorum ki ailece farklı lezzetleri seviyor ve pişiriyorsunuz. Bana, yeter kardeşim bir gün de kuru, pilav, turşu yiyin yahu dedirtmiştiniz:) Mutfak işlerine ilgin nasıl başladı? Kendini bildi bileli mutfakta olanlardan mısın? Bırak farklıyı çocuklarına sıradan yemek bile yediremeyenlere bir diyeceğin var mı?

Yemek keyfim eşimle başladı diyebilirim. Kendisi eski bir aşçı ve boğa burcu olarak hem pişirmeye hem de yemeye çok meraklıdır. Beni yaptığı yemeklerle tavladı desem yeridir. Ben de bir koçum burçlara inanmayabilirsiniz ama böyle şeyler var. Bazıları boğazına midesine düşkün. Hakikaten çok acayip yemekler pişirdik zaman içinde. Eşim benden daha başarılı yemek konusunda. Tariflerimi ondan öğreniyorum diyebilirim.

Kızım sushi yemeye çok ufakken başladı. Hala da bayılır. Özellikle Hindistan ve Tayland’da tavan yaptı bu merakım. Yeni tatlara yeniliklere çok açığım. Tatlılar, ekşiler, acılar… Pis boğazlığım sebebi ile başıma iş açıyorum tabii. Asya’da her seferinde zehirlenirim.

Bir gün sadece dünyayı gezip, yiyip, içerek ve fotoğraf çekip yazılar yazarak yaşamayı planlıyorum. İdollerim Andrew Zimmern ve Anthony Bourdain.